• Цитата

    Делай что должен, и будь что будет hohag.com
  • Пухаев Алик

    Zynargh æmbælttæ! Max rajdydtam myxwyr kænyn wactæ turkag ævzagyl, cæmæj semæ bazongæ woj Turĉy cæræg irættæ. Fyccag ærmæg u Puxaty Aliĉy wacy tælmac. Alik qavy bavdisyn xæstægdzinad сy styr nysaniwæg xæssy nyrykkon postindustrialon æxsænady.

    Çoğunuz “Gelecek Başladı” kısa metrajlı çizgi filmini görmüş olmalısınız. Bu filmde pek yakında insanlığı nelerin beklediği hakkında oldukça net ve açık bir tahmin veriliyor: biyometrik pasaportlar, içerik seçme sistemleri, lifestyle korporasyonları, insan aklının siber uzaya çıkması, sınırötesi ve uluslarüstü bir dünyanın oluşması. Elbette öne sürülen savların çoğunu kabul etmiyebilirsiniz. Ne var ki, devletin rolünün daralacağından, ulusal bilinçlerinin ise – suni olarak korunmadığı takdirde – ortadan kalkacağından şüphe etmek zor.

     

    Bu süreç günümüzde artık başlamış bulunuyor. Küreselleşme sadece küçük halkların değil, büyük halkların da “benlik”lerinin korunmasına başlı başına bir engeldir. “Ulusal bilinç” ilk önce Batı’daki en kalabalık etnik topluluklarda hızla silinmeye başlamış, yoğun kentleşme süreci de bunu teşvik etmiştir. Mesele şu ki, kümekent (megalopolis) insanların “ortak yaşam”ının görece yeni ve yapay bir biçimi olduğundan insanın geleneksel yaşama tarzına aykırıdır.

     

    Kentin bütün hayat alanlarını onun işlemesini sağlayan devlete veya özel şirketlere kesenek veren bireyciler için kümekent bir “kovan”dır. Evet, kümekentte bu kentsel kültüre tamamen entegre olmuş alt kültürler için mekan vardır. Ancak kümekent kendi yapısı içinde bir rakip yapının bulunmasına imkan veremeyeceği için orada gerçek bir ulusal birleşme ve kültür için yer yoktur. Sorulabilir ki: ulusal bilinci korumamıza ne gerek var?

    Yakın gelecekte “ulusal bilinc”in korunmasının var oluş sorununun çözümü açısından en önemli etkenlerden biri haline geleceğine işaret eden bir takım rasyonel kanıt göstermeye çalışacağım.

     

    Bir kere, şurası açıktır ki savaşlar şimdiki haliyle, yani kitlesel bir katliam olarak, giderek ortadan kalkacak ve önceden planlanan bir eylemden çok üzücü bir müstesnaya dönüşecektir. Çünkü ekonomik olarak anlamsızdırlar – hem altyapı, hem de yakında uğruna dövüşülmeye değer bir ciddi “kaynak” olacak insan sermayesi hasar görür.

    Savaş bir defalık askeri eylemlere, sabotaj hareketlerine inhisar edecek, ama bu “aksiyonlar” ahali gereği gibi ideolojik ve kültürel işlenmeye tabi tutulmadan başarılı olamayacaktır. Ulusal bilinci olan halk, önceliklerini kendi yapısı içinde yeterince hızlı bir biçimde belirleyebilir ve “nıhas, kurul, şura” vb. oluşturup sorunu kendi başına çözebilir. Kuşkusuz, ben burada ideal bir durumu tasvir ediyorum, fakat pek elverişli olmaktan uzak olan çağımızda bile o ulusal bilincin parçacıkları bizi kesin olarak atıl, sönük ve gevşek bir yığına dönüşmekten alıkoyabiliyor.

     

    Olağanüstü durumlar karşısında halkımızın genellikle dalmış bulunduğu “kabuslu rüya”dan nasıl birdenbire silkinip kendine geldiğinin klasik örnekleri olarak 90’lı yılların başlarındaki ihtilaflar, Beslan ve 2008 savaşı gösterilebilir. Herkes kendini büyük halkın bir parçası olarak hissetmeye başlıyor ve yakındakine hiçbir çıkar gözetmeden, sırf “yakın” olduğu için yardımcı olmaya çalışıyordu. Mantalitemizin bozulmasına yönelik onlarca yıllık yıkıcı süreçlere rağmen, halkı birleştirici bu mekanizma içimizde yaşıyor, onu sadece hatırlamamız gerek.

    Kısa bir arasöz: Bu tip insanların klasik antipotları çilekeş cumhuriyetimizin bugünkü yönetim temsilcileridir. İnsan eliyle yönlendirilen bir süreç yoksa bir rastlantı olduğunu bilemiyorum ama şu anda sistem öyle kurulmuştur ki, “ilit”in önemli bir kesimi kendi çıkarlarını halkın çıkarlarına tamamen zıt olan bir konuma sokmuş bulunuyor. Bu, halkı duymamalarından kaynaklanıyor. Onlar toplumumuzun üyeleri oldukları halde, halkın temsilcileri değildirler. Bu durum günümüzün sosyal paradoksudur. Her biri sermaye birikme evresinden hızla geçmeyi ve etrafında yüksek duvarlar örüp sadece belirli bir insan çevresine mahsus yerlere devam etmek veya düpedüz ülkesini bırakıp dumanlı uzaklara yönelmek suretiyle kendini kardeşlerinden tümüyle tecrit etmeyi düşlüyor. Bu kopukluk her geçen gün daha da artacak ve çok geçmeden “ilit kültürü”nün etkisiyle onlar, daha doğrusu çocukları ve torunları, kendilerini halkımızla özdeşleştirmekten – servetlerini ona borçlu olmalarına karşın – tamamen vazgeçeceklerdir.

     

    İkincisi, çocukluğundan beri kendini kalabalık bir soyun, sülalenin ve ailenin bir parçası olarak bilen insan hiç bir zaman kendini özdeşleştirme sorunuyla karşılaşmaz, kendisi için bu sorun ilke olarak mevcut değildir. O, toplumunun sağlam bir temsilcisidir, çünkü ne uğruna ve kimin uğruna çaba harcayacağını, etrafındaki toplumun yapılışının ne olduğunu bilir. Böyle bir insan hiç bir zaman, hiç kimseye bir şey borçlu olmadığını demez, çünkü hayat yolunda attığı her adım onun gibilerinin, onun öz kardeşlerinin attıkları binlerce adımlarda yankılanageldi, çünkü o halkını duyuyor.

    Bosphorus-4

    Ve üçüncüsü, katı bireyci, atomize olmuş bir toplumun koşullarında birbirlerine güveni olan insanlardan oluşan bir grubun rekabet yeteneği kat kat artar, çünkü böyle bir toplumda güven çok kıymetli bir “ürün”dür. Bireyciler birbirlerine güvenmeye eğilimli değiller ve aralarındaki ilişkileri sözleşmeler, noterler, sermayeler vb. aracılığıyla sıkı biçimde düzenlemeyi yeğlerler. Ne var ki, anlaşma akdetmek zorunlu olduğu halde buna gereken öğelerden bir tanesi bile eksik olursa iş ertelenir. Tekvücut bir grupta ise güven başarılı bir anlaşma için gerekli her bileşenin yerini kolayca tutabilir.

    Bu tür toplulukların tipik örneği, temellerinde ailesel ilişkilerin ve alabildiğine yüksek yönetim içi güven düzeyinin yattığı Japonya ve Güneydoğu Asya’daki büyük sanayi gruplarıdır. Samsung, Hyundai, LG, Mitsubishi, Nikon gibi şirketlerin örneği, ailesel girişimciliğin her zaman bir bakkal dükkanı ya da ayakkabıcı atölyesinden ibaret olmadığını apaçık olarak sergiliyor.

    Bu üçüncü etken, biz Osetler ve bazı diğer Kafkas halkları için özel bir rol oynamalıdır. Türkiye’de oldukça kalabalık bir diasporamızın bulunduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak Türkiye’deki Osetler hakkında bildiklerimiz ne? Bereket versin, sosyal ağların gelişmesi sayesinde soydaşlarımızla temaslarımız bir hayli arttı, ama istenilen düzeyden henüz uzağız. Bu temaslar genellikle her iki tarafta da ulusal çıkarları kavramaktan uzak olan insanların önderlik yaptığı heyetlerin törensel değişimi ile sınırlı kalıyor.

    Türkiye’ye giden ana karayolun geçtiği ve bu ülkede geniş temsili olan Osetya’nın ekonomik potansiyeli hiç kullanılmıyor. Soydaşlarımız metropol ülkelerinden diasporanın Türk toplumu içindeki önemini gerek ekonomik gerekse politik bakımdan yeni bir düzeye çıkarabilecek hiç bir işaret almıyorlar. Bu, dikkat edilmesi gereken tuhaf bir durumdur.

     

    Türkiye’deki Oset diasporası cumhuriyetimizin kalkınma faktörlerinden biri haline getirilmelidir. Yatırım, ticaret, logistik, tarım dahil birbirimizle paylaşabileceğimiz pek çok şey var. Türkiyeli Osetler’le metropol ülkeleri arasındaki ilişkilerin siyasi konjonktüre ve Türkiye-Rusya ilişkilerine bağlı olmadan gelişmesi sağlanmalıdır. Biz siyasi oyunlarda yokuz. Bizim için bu dış politika değil, iç politika sorunudur. Bizi tarihimiz, kültürümüz, kısmen din ve birlikte kuracağımız gelecek birleştiriyor.

     

    Bu yazı, Türkçe’ye çevirtmek niyetinde olduğumuz yayın dizisinin ilkidir. Maalesef, bugün biz farklı dillerde konuşuyoruz. Daha da üzücüsü, bu diller Osetçe ve Türkçe değil, Rusça ve Türkçe’dir. Bu, ortak çabalarımızla geciktirilmeden çözülecek bir başka sorundur. Önemli olan, tarihimizin 1863’te bitmediğini hatırda tutmaktır. Her şey daha yeni başlıyor.

     

    PS. Kæd wyn Turĉy cæræg irætty ‘xsæn zongætæ is, wæd syn, wæ xorzæxæj, acy ærmæg arvitut.

     

       

    Также по теме:

  • Выбор редакции

  • ПОДПИШИСЬ
    НА ОБНОВЛЕНИЯ
    В СОЦИАЛЬНЫХ СЕТЯХ
    Группа Вконтакте
    2214
    Страница на Facebook
    Читать в Twitter
    30
  • Комментируют